30 Kasım 2009 Pazartesi

SONU BİLİNMEYEN İSİMSİZ ÖYKÜ - II.BÖLÜM

Beşiktaş'ta motordan inerek;sade,temiz birşeyler yemek üzere,Rize'li Cemal'in lokaline yürüdük.Güneş,ışınlarını kesmiş,gündüze veda etmek üzereydi...Altıncı kattaki dubleksin büyük salonunda,ticaret odası başkanı,emekli vali,gümrük komisyoncuları ve diğer müdavimler,yine büyük bir açık poker partisi çeviriyorlardı.Cemal,bizi,duvar içine gömülü japon akvaryumlu özel yemek salonuna aldı.

Cemal'le sohbet ederek çaylarımızı içtik.Balık,meze ve rakı fikrimizi söyleyerek,ne tavsiye edeceğini sorduk.Daha sonra,ağır misafirlerle ilgilenmesi için gitmesini söyledim.

Yan masada bir kadınla erkek oturmuşlar,hiç konuşmuyorlardı.Kadının gözleri hüzünlü ,ağlamaklıydı.Fondan gelen ince,sihirli keman sesinin onu efkârlandırdığını düşünürken,Helga'ya baktım.Gözlerinin laciverti yine içimin derinliklerine dokunarak,kendi dünyamıza dönmemizi fısıldar gibiydi.


Üç gündür eve kapanıp,yiyip içmekten,Helga'nın yağlı boya resim yapmasını seyretmekten,üstüme bir yorgunluk gelip çökmüştü.Dizlerim titriyordu ve acıkmıştım.Kapıdan,koridorun sonunda ki,yarısı gözüken camekan buzdolabında lüferleri görebiliyordum.


İkinci dublemizin sonuna doğru Cemal yanımıza geldi.''Abi şansınıza,canlı bir kilo istakoz geldi,ister misiniz?''Helga'ya baktım.
Tereddüt ederek,''bunca lezzetten sonra ağır gelmez mi?''dedi.''Tamam,''dedim,''testere ile ikiye kestir,bir parçası iyice pişsin,
etlerini de ayıklat...''

Çakırkeyif,ışıl ışıldı gözleri.Camdan dışarı denize,sokaklara bakıyordu.Her göz göze gelişimizde,açık denizde gemisi batmış denizciye dönüşüyordum.Arkada ''tomorrow will be too late'' çalarken,''çok şehir gördüm,birçok başkent,
İstanbul gibisi yok,''dedi.Başımla tasdik ettim.Susduk.Uçup giden günlerimin her yerinde,bir kurşun hızıyla geçen gençlikten elde kalan zor yaşanmış,yine de çok sevdiğim bir eski İstanbul vardı aklımda.Çok konuşmuştuk,bunu Helga'da biliyordu.Bu şehri yaşarken insan,ne çok şeyleri ıskaladığını farketmezdi gençken.

Bu büyülü şehir sanat gibi yaşanmalıydı;yanlış yaparsan canavara dönüşüp yutardı seni.Kıymet bilene bir anne gibi şevkatli;bilmeyene,yaşlı,huysuz bir fahişe gibi acımasızdı bu dişi şehir.


İçine düştüğüm derin düşünceleri farketmiş gibi,gülümseyerek sordu:

''Geçmişe dönüp,şimdiki bu aklınla,bu şehri tekrar yaşamak ister miydin?''
''Neler vermezdim,belki de ömrümün yarısını..!''

Babası İtalyan asıllı olduğundan,sevecen,çok sıcak kanlıydı Helga.Soğuk,donuk Alman kadınlarıyla yakından uzaktan ilgisi yoktu.Acılar içindeydi puslu Hamburg'da..Kızı ve işi,o soğuk şehirde olmasa;İstanbul'a yerleşeceğini,yazları,birlikte güneyde geçireceğimizi kaç kez söylemişti...

''Bana her gün yazar mısın?''diye sordu.Yazmayacağımı sezmişcesine,inanmadan tekrar sordu:''Bana yazar mısın?''Duymazdan gelerek,cevap vermedim.Cemal'in yanına,diğer odaya gittim.Beş,on dakika sonra masaya döndüm. Lacivert gözlerinin kışa dönerek,düştüğünü gördüm.''Sonbaharda birlikte New York...''dedim.Bir den,gözleri ilkbaharın can erik yeşiline bürünerek,''evet,''dedi.

''Biliyor musun Helga,bir gün içinde bana dört mevsim yaşatıyorsun,gözlerin gibi değişerek...''

''Onun için seni seviyorum!''

31 Ekim 2009 Cumartesi

SONU BİLİNMEYEN İSİMSİZ ÖYKÜ‏ - I.BÖLÜM




Helga Hyn'la beş on dakikadır elele yürüyüp New York'un 54.Sokağında ''Victoria'' restaurantına girdik.Dışarıda ılık esen rüzgâr,inceden insanı üşütmeyen soğuk,yanıp sönen neon ışıkları,büyük reklam panolarını kapının dışında bıraktık.Bütün bunlar şimdi camın ardında.

İçerisi tatlı sıcak.Tertemiz bir yer.Örtüler temiz,tabaklar temiz,bardaklar temiz...Ama titrek mum temiz değil.Kirlenmiş beyazının üstündeki alev,her kapı açıldığında marka reklamcılığı yapar gibi,yanmayla sönme arasında gidip gelerek titriyor.Etrafı turkuaz döşemişler,depderin bir koyu mavi.Kapıdan girer girmez sevdim bu mekânı.Arkadan gelen müzik,yemek,şarap ve karşımda Helga bir yana...sevdim burayı.

Sonra maviye dalıyor gözüm.Mavide en güzel anılar,rüyalar beynimin repliklerinde saklı.O'na bakıyorum.Gözlerinin koyu laciverti deniz gibi dalga dalga içime vuruyor.Ne kadar zaman konuşmadık ki,bana bakıyor.Sıkıldığımı zannediyor.

Geldiğimizden beri,ya bir cümle konuşmuştum,ya iki.Önümdeki altı yanan çerezden bir iki yedim,şarap içtim;sonra,uzun süredir arayıpta bulamamış olduğum kelimeleri yakalamışçasına söze daldım:

''Bu şehir güzel.Bulvarları,ışıkları,tiyatrosu,müzesi,herşeyi...
Olduğu gibi güzel.Ama haklısın,yaşanmaz burada.Çok paran olmalı.Şehire kırk-elli mil ötesinde bir villa,araban olmalı.Bir ayağın şehirde,diğeri İstanbul'da,bak o zaman nasıl keyfimiz yerinde...''

Yüzü pırıl pırıldı geceye tezat.Aydınlık hatları,aydınlık bir yüzü vardı.Dudakları,çenesi ve alnı çok güzeldi.Kusursuzdu âdeta.Boynu bir kuğu gibi uzun olduğundan,hafif yüksek balıkçı kazak giyerdi.Bu,ona daha başka bir hava veriyordu.Daha başka bir asalet...

Gözlerine gitti gözüm yine.Lacivert denizde vurgun yemiş bir denizci gibi içim acıdı.Parfümünün kokusunu soludum. İçimdeki bütün renkleri uyandırıp,gökkuşağına çevirdin beni.Bir karış ötemde otururken,seni öylesine özledim ki...Öpmeliydim şimdi seni.Karşımda herşeyinle öylesine güzel,öylesine masumsun ki,yine gözlerinin mavisinde boğulup,hep içinde kalmak istedim.

Gözüme hafifden garson ilişti.Birşeyler söylemek lâzımdı,yanıma çağırdım.Ona baktım.''Sen ne istersen,''dedi. O an,onun için seçim yapmak çok zor geldi.Hayatta,birbirini seven iki kişinin seçim yapması özgürlüğüne inanlardandım.Israrla deniz gözlerine baktım.

''İstakoz,''dedi,''mevsimiyse...istakoz.''Garson iştah kabartan bir iki söz etti.İstemem diyemedim.Döneklik olurdu.Zoruma gitti şimdi istakozla uğraşmak.Ayrı tabaklar,özel âlet edavat...

''İstemiyorum''demiştin.''Formalite,bir sürü uğraş,şamata istemiyorum...
Kendi aramızda birşeyler olsun.''

''Peki,''demiştim,motorda.Üsküdar'dan Beşiktaş'a geçiyorduk.''Benim de gözüm de büyüyor.Sade olsun.''

22 Ekim 2009 Perşembe

Ş İ İ R




SEVMELİSİN



Sevmelisin herkesi delicesine,
Hayatı sanat gibi
Yaşamasını da bilmelisin.
Üstelik kadınları iyi tanımalı,
İcabında onları sevip,
Ruhlarını okşamasını da bilmelisin.
Kendini fazla kasıp yormamalı,
Fazla sert olup küpüne zarar da vermemelisin.
Mesela tanımadığı birine sokakta gülümseyip,
İçinden geliyorsa eğer sarılabilmelisin.
Maskeni,kuralları bir tarafa bırakıp,
Kelimelerle sevişip
Karşındakini mutlu da edebilmelisin.
Yaşın ister on dokuz,kırk dokuz,
İster yetmiş dokuz,
Ne olursa olsun,
Sevmeli,hem aşık da olabilmelisin.
Yazın en uzağa sen yüzebilmeli,
Kışın votka bira karıştırıp
Karların içinde çılgınca
Ve sarhoşca
Yuvarlanmayı da denemelisin.
Kızdığında küfürün en hasosunu edebilmeli,
Haksızlık gördüğünde çakıp
Devirmesini de bilmelisin.
Sen,sen olarak kaldığında,
Herkesin sen olduğunu da görebilmelisin.



Aslan - Mart,2001

14 Ekim 2009 Çarşamba











YILLARA HESAP SORMA

Yapma bunu bize
Sevdiğim
Daha fazla kurcalama
Ciddiye aldığımız yıllara
Daha fazla yaralanma
Anılarda kaybolup
Onlarla fazla oyalanma

Ve geçmişi
Yüzümüze vurup
Hesaplaşarak
Yalnızca bizi
Suçlayıp durma

Zor da olsa
Acı da
Geçmiş
Yaşanmalıydı
Yaşandı
Şimdi
Pişmanlık duyup
Bizi bizden düşüren
Yıllara hesap
Sorup durma


Aslan
Ekim,2000

06 Ekim 2009 Salı

Ş İ İ R












AŞKIN BEDELİ


Kaç kez ödedik
aşkın bedelini
sayabildin mi,
yorgun bedenlerimizin
alacağını geçmişten
zaman bulup da
hiç düşünebildin mi
kadınım?


Zamana yenik düşmek
adına,seçimlerimizi
yalnız kendimiz için
yapmadık bunca zaman.


Paylaşım kavgamız adına...


Bilmez misin;
her zaman oradaydı
paraya susamış
kurnaz tilkiler
ve inlerinden çıkan
aç kurtlar.


Hoyrat yıllar ve
yaşanmış bunca
ihanetlerin bedelleri
bir bir gelip
çıkınca karşımıza,
bu kaçmak isteyişleri
neden o zaman?


Görüyorum ellerinde
hala zeytin dalları ve
geride bıraktığımız
hasatı yapılmamış
sarı başaklarda aklın..


İşte bundandır
sana olan
tutkum,sevdam
ve aşkım
sevgilim.



Aslan
Aralık,1987

29 Eylül 2009 Salı

Ş İ İ R



SUSUYORDU...


Ağlamamaktan sıcaktı elleri

Ağlasaydı iyi olacaktı ağlayamıyordu

Soğuk mermer merdivenleri yavaş iniyordu

Gecenin alacalığına kapılar sessiz açılıyordu

Düşünceleri kopuk kopuktu

Altına bile işeyemiyordu

Alt kapılar gıcırdayarak açılıyordu


Bağırsa iyi olurdu bağıramıyordu

Bakınsa etrafa iyi olurdu bakınamıyordu

Bir tükürük gelip kapamıştı boğazını

Tükürse iyi olurdu tüküremiyordu

Gözyaşları aksa iyi olurdu akamıyordu


Birtakım adamlar yazıp çiziyordu

Jandarmaydı avukattı savcıydı müdürdü

Karşısında sehpa duruyordu

Yanında kara kapkara bir adam duruyordu

Birtakım adamlar yazıp çiziyordu


Giydiriyorlardı beyaz entariyi üstüne

Böyle bir beyazı daha önce hiç görmemişti

Uzatıyordu ellerini arkaya uzatıyordu

Gözlerinde beyaz ırmaklar geçip gidiyordu


Anası babası karısı bacısı yoktu

O an kendisi de yoktu

Biri son arzusunu soruyordu

Diğeri sigara mı diyordu

Adam çingeye bakıyor susuyordu...



Aslan

Eylül,1986

23 Eylül 2009 Çarşamba

Ş İ İ R




HAYATLA KUMAR


Kuruldu yeşil çuhanın başına,

Tek başınaydı ve yalnızdı adam.

Poker oynamak için kendisiyle,

aldı otuz ikilik poker takımını adam.


Odada tek başınaydı,

ve özgür olduğuna inanıyordu adam.

Kendisi olan diğer üçüne

beşer kağıdı dağıttı adam.


Önce solundaki kendi olan adamın eline baktı,

gördüğüydü beş benzemez.

Karşısındaki kendi olan adama da baktı adam,

yine beş benzemez.

Sağındaki kendi olan adamda da,

vardı beş benzemez.

Sonra kendi eline baktı adam,

o da beş benzemez.


Blöf yaparak açtı oyunu,

Korkarak kaçtı kendi olan üç diğer adam.

Kendi kendine kural tanımayan,

hayatla kumar oynayan,

beş para etmez adamın biriydi adam.


Sonra doğruldu kazanan adam,

çıkardı cebinden otuz sekiz kalibreyi,

ve düşünmeden sıktı tetiği

özgür sandığı beynine adam.

Yere düşerken,

yalnızdı ve kölesiydi kendinin adam.


Hiçbir zaman bilemedi

hayat kumarı

doyumsuzluğunun ne olduğunu adam.



Aslan - Kasım,1999


(Kumarhane önünde intihar
eden bir adamın anısına)
Blog Widget by LinkWithin